87’liler: Akıntıya karşı yüzen kuşağın hikayesi

Murathan Mungan’a “Fırtına” şiirini yazdıran kuşaktan biri Nabi Kımran. Adını o şiirin ‘Ne geçmiş tükendi ne yarınlar’ dizesinden alan ‘Bir 87’linin Not Defteri” dediği kitabında 12 Eylül sonrası öğrenci gençlik hareketini anlattı. Kımran “Darbe sonrasının ağır koşulları altında, dünyada da sosyalizmin çok da revaçta olmadığı bir dönemde özgürlük mücadelesinde ısrar ettik” diyor.

87’liler: Akıntıya karşı yüzen kuşağın hikayesi

Semra KARDEŞOĞLU /[email protected]

‘Fırtına’yı bizim kuşak için yazmıştı çok kıymetli Murathan Mungan. Sonra şarkı oldu, çok söyledik, sevdik. Çok sonraları, kalbimiz fena halde kırıldığında, hayatın ötesinde, berisinde, kıyısında yalpalarken, düşerken, kalkmaya çalışırken ve bazen sağanak yağmurda bir başına yürümek zorunda kalırken, yaralanıp berelenirken biz hep bunu hatırladık. Hatırladı’k’ diyorum, çünkü biz ‘Ben’ demeyi tercih etmedik. Hala çoğumuz ‘Biz’ diyor değil mi?

GEÇSE DE YOLUMUZ BOZKIRLARDAN

Hatırladık ve en zor anlarda ‘Yıllardan ve yollardan’ çok sonra “yeniden yan yana” durmanın mümkün olduğuna ve yan yana durursak engellerin toz olacağına her zaman inandık. Çünkü bizim için bir şiir yazılmıştı, o şiir bestelenmişti, herkesin dilindeki şarkı olmuştu. Bizim bir şiirimiz vardı ve dünyanın en zengini bizdik öyleyse.

60’ların sonu 70’lerin başında doğmuş, tam gözümüzü açacakken 80 darbesiyle örselenmiştik. Eylül yangınlarından ağabey ablaların can pahasına kurtardığı birkaç kitabı onlar ‘çıkana’ dek saklamak gibi ağır bir sorumluluğumuz vardı üzerimizde.

TÜM YETİMLER GİBİ ÇABUK BÜYÜDÜK

80’lerin ortasından itibaren üniversitenin yolunu tutarken, o kitaplar çoktan bizim mini kitaplığımızda yerini almıştı. Onlar şimdi okuyamadıklarına göre, (Mamak’ta Metris’te Çanakkale’de ve Diyarbakır’da) yarım bıraktıkları yerden biz okumaya devam edecektik. Tüm güzel şeylerin yerle bir olduğu, filizkıran fırtınası yıllarıydı. Geçmişin en güzel ablaları ve abileri tutsaktı biz ise fena halde yetim. Ve dünyanın tüm yetim çocukları gibi hızla büyüdük.

Bir kuşak olup olmadığı tartışmalı 88’liler böyle boy verdi kampuslarda. Bir ağır darbe vurulmuştu öte yana uzanan köprünün ipleri kesilmişti. O köprüyü yeniden kurmak ise bize düşmüştü.

NESKAFE YENİ ÇIKMIŞTI BİZ DEMLİ ÇAY İSTEDİK

Her ne kadar neskafenin yeni yeni satılmaya başlandığı yıllar olsa da biz ‘Demli çay’ı sevdik en çok. Sonra şiir. Sayısız şiir ezberledik, Nazım’dan Ahmet Arif’e, Ataol Behramoğlu’ndan Edip Cansever’e oradan Neruda’ya. Halay çekmeyi bilmediğimiz halde berbat halaylar çektik. Türküleri, şarkıları çok sevdik ve marşları. Kitapları altını çize çize okumayı okuduğumuz kitapları gazete kağıdıyla kaplayarak kendimize ‘Ciddi’ süsü vermeyi ve henüz biten çocukluğumuzu böylelikle saklamayı sevdik. Büyükmüş rolü oynamayı.

Büyüdük de. Bazılarımız anne baba oldu. Ve onların çocukları Umut, Barış, Mahir, Deniz, Ulaş.

87-liler-akintiya-karsi-yuzen-kusagin-hikayesi-984824-1.
1989’da gerçekleşen Basın Yayın İşgali 87 kuşağının en önemli eylemlerindendi.

BİZ NE OLDUK?

Biz ne olduk? Bitti mi her şey. İstanbul Üniversitesi merkez binadaki forum bittiğinde dağıldık mı? Dağıldık. Sonra toplandık. Yine dağıldık, tekrar toplandık. Aslında en çok şöyle olduk: Hep iyi insan olmaya çalıştık. Nerede nasıl olursak olalım, haksızlığa uğrayanın yanında yer almaya çalıştık. Bir de ‘eyvallah’sız olmayı öğrendik galiba.

NE GEÇMİŞ TÜKENDİ NE YARINLAR

Bu uzun girizgâhı niye yaptım? O dönemi yaşayanlardan bir olan Nabi Kımran’ın ‘Ne Geçmiş Tükendi Ne Yarınlar/ Bir 87’linin Not Defteri’ isimli İletişim Yayınları’ndan yeni çıktı. İşte bu kitapta 87’lileri -bana göre 88- anlattığı kitabı yeni çıktı. 10 yıldır siyasi mülteci olarak Avrupa’da yaşayan Nabi’ye sorabilirim artık.

– Nabi selamlar, birbirimizin sesini duymayalı kaç yıl oldu?

Vallahi 30 yıla yakındır.

– Araya 30 yıl girmiş gibi hissediyor musun?

Yok, sanki çok yakın zamanda görüşmüş gibiyiz.

– Bize mi özgü acaba bu durum? Dönem arkadaşlarımız ile hep öyle oluyor. Az önce forum meydanından ayrılmış gibi sanki. Ne dersin?

Elbette çok yoğun bir dönemi ve çok büyük riskler altında yaşamış olmanın etkisi büyük. Acayip sıkı, güçlü, görünmez bir bağ var o dönemki arkadaşlarımızla.

-Sen neden 88’liler demiyorsun? 87’liler diyorsun kitabında?

Gençlik hareketi bakımından 80 sonrasının dönüm noktası 14 Nisan 1987’deki yürüyüştür. Bu aynı zamanda öğrenci hareketinin yükseliş döneminin de başıdır.

87-liler-akintiya-karsi-yuzen-kusagin-hikayesi-984825-1.

EVET 87’LİLER ELBETTE BİR KUŞAKTI

– Biz bir kuşak mıydık? 68’liler 78’liler gibi.

Evet biz bir kuşaktık. Z kuşağı, Y kuşağı var ama onlar günün modası tabii. Bunlar köpük. Hayata soldan bakan insanlar olarak kuşakları elbette biz başka türlü değerlendirdik. Kuşak deyince, sosyalist kuşaklar olarak şuydu; Bir dönem etkili olan, bu etkisini sürdüren, sürece bir katkı sunan, sürekliliği, istikrarı ve dayanıklılığı olan yapı ve dönemler kuşak hüviyetini kazanıyor. Bu anlamda baktığımızda ben 87’lileri kuşak olarak kabul ediyorum.

– Böyle mi olur kuşak?

85 ve 2001 arası olanları çıkaralım, ortada büyük bir boşluk kalır. Kopukluk kalır, köprü kalmaz ortada. Dolasıyla evet biz bir kuşaktık, cunta koşullarında özgürlük mücadelesini, antifaşist mücadeleyi yükseltmek gibi bir anlamı vardı. Ölçülebilir etkileri ve kendine özgü katkıları oldu. Bu katkılar, bu mücadele faşist tahribatı sınırladı, özgürlükler alanını fiilen genişletti. Diğer yönden sosyalist, devrimci geleneğin sürekliliğini sağladı.

BİZİM KÖKÜMÜZ 68 KUŞAĞIDIR

-Kitabında 68 kuşağından fazla 87’lilerin can kaybı yaşadığını söylüyorsun. Doğru mu acaba?

Acı bir kıyaslama ama veriler ortada. 68 kuşağının canlı tanıklarıyla dagörüştüm, “50 -60 arası kaybımız var” dediler.Bizim kuşakta daha ağır bir tablo var. Sadece İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Hergele Meydanı’nda görüp tanıdığım, hızlıca gözümün önüne getirdiğim, 12-13 arkadaşımızı sayabilirim kaybettiğimiz. Polis tarafından vurulan, çatışmalarda, hapishanelerde ya dagözaltında öldürülen arkadaşlarımız var. 1985-2001 arası kendi içinde bir bütünlük ve süreklilik taşır, bu dönemde yüzlerce arkadaşımızı yitirdik.Şengül vardı mesela; Şengül Yıldıran, edebiyatta öğrenci. Okuldan çıkıp Kadıköy’deki evine gitti. Evinde polis tarafından öldürüldü. Murtaza Kaya vardı. Altı üstü bir bildiri dağıttı. Yasadışı olsa ne olacak? Ensesinden bir kurşunla vurulup öldürüldü. Engin Egeli, korsan gösteride katledildi. Bunlar yanı başımızdaki arkadaşlarımızdı. Seher mesela. Mimar Sinan’da öğrenci danışma masası kurulmuştu, oradaydı. Seher’i üçüncü kata kadar kovalayıp katletti polis. Ben kuşak yarıştırmayı doğru bulmam. Her kuşağın kendine özgü katkısı var. Kimin kuşağında daha fazla can kaybı oldu tartışması da çiğ. Benim dediğim bu kadar kaybımızın olması bir mücadele verildiğinin işaretidir. 68 kuşağı kurucu kuşaktır. Tabi ki öncesinde TKP geçmişi var. Ama, kökümüz oradadır. Asıl beslendiğimiz 68’in bütün yapılarıdır. Onlar bir yol açmıştır. 78’liler bir iç savaş kuşağıdır. İnanılmaz bir mücadelenin tarafıdır, en ağır kavgayı yürütmüşlerdir. Bizim kuşak ise ağır bir yenilginin ardından özgürlük ve sosyalizm mücadelesinde ısrar eden kuşaktır. Bu anlamda kıymetlidir.

SİYASAL TARİH KÖTÜLÜKLER SİLSİLESİ

-Önceki yıllara göre çok daha fazla kirli miydi süreç? Organize kötülüğüntemeli o zaman mı atıldı?

İnsanlar bugün kötülük girdabında. Biz rezaletin içinde yaşıyoruz. Bundan kötüsü olamaz deniyor. Oysa Türkiye’nin siyasal tarihi bir kötülükler silsilesi. Kuruluşundan itibaren her 10 yıla sığan sembol katliamlarla, suikastlarla yazılmış bir tarih. Bu geleneğin mirasçısı, devamcısı, bunu daha da kötü hale getirdi bugünkü rejim.

DUVARLAR YIKILIRKEN SOSYALİST OLMAK

-87’lilerin ortaya çıktığı süreç hiç de uygun bir ortam değil. 12 Eylül’de çocuğuz. Dört yanımız baskı vs. Sonra, dünyanın ‘bıraktığı’ sosyalizmeinanıyoruz. Duvarlar yıkılıyor vs. Dünyada ‘Biz devrimi çok sevmiştik’ tadında kitaplar çıkıyor. Bazı aileler ‘Ya çocuklar koca koca ülkelerin bıraktığı bir şeyi siz mi savunacaksınız’ diyor. Yeşerecek toprak çok az değil mi o dönemde?

Evet akıntıya karşı yüzülen bir dönemdir. Dünyada çok örnekleri var bizim dönemin tam tersi olan. Darbe oluyor, uzun yıllar toparlanamıyor ya da tamamen bitiyor. Almanya’da 1933 yenilgisinden sonra mesela. Türkiye’de ise evet ağır bir darbe yaşandı 12 Eylül’de. Bu ağır yenilgiye rağmen direniş damarı hep taze kaldı. Cezaevlerinde direnenler, işkenceye karşı direnenler, dağlara çıkanlar vardı. Bu örnekler direnme azmi ve isteğini diri tuttu. 85’ten itibaren üniversitelere gelenler, geçmişteki bu direnişçi damardan devraldığı geleneği sürdürdü. Kuşaklar arası bir sentez oluştu. Fakat onun da bir sonu vardı. 2001’e gelindiğinde bu kuşak tasfiye edildi. Bu siyaseten bir tasfiye değil. Ölerek, hapsedilerek, ölüm oruçlarında kırılarak olan tasfiye.

İNSANİ DEĞERLER AĞIR YIKIMA UĞRADI

– O dönem ve sonrasında nerede olursak olalım hep haksızlığa karşı çıkmaya çalıştık diye düşünüyorum? Mütevazı, ezilenden yana, kaybedenden yana. Katılır mısın buna?

Katılırım tabii. Darbe olduğunda ben 15 yaşındaydım. Lise 1’deydim. Teneffüs ettiğimiz hava, devrimci atmosfer, dayanışmacı, eşitlikçi -elbette olabildiği kadar çünkü sınıflı bir toplum sonuçta – insani değerlerinden beslendik. Son 40 yılda, özellikle son 20 yılda bu insani değerlere yönelik ağır bir yıkım söz konusu oldu. Birçok kanaldan beslenerek kimlik oluşturduk. Bu kimlik bizim hayata bakışımıza etki etti. Siyasi duruşumuza etki etti.

– Bu duruş nerede olursa olsun kendini gösterdi mi?

Zor şartlarda yaşadık. 1984 Eylül’ünde üniversiteye başladım. Sinmiş, astığı astık kestiği kestik bir ortam. Yaz aylarında dört devrimci ölüm oruçlarında yaşamını yitirmiş. Ağustos’ta Şemdinli-Eruh baskınları yaşanmış. Diyarbakır hapishanesinden çok ağır haberler geliyor. 25 Ekim 1984’te Devrimci Yol tutsağı Hıdır Aslan idam edilmiş…

Bu atmosferde bir avuç genç dernek kuruyor ve süreç devam ediyor. Şimdi böyle bir ortamda şekillenmiş insanların farklı durması normal değil mi? Bu sürecin kimlik ve kişiliklere bir şeyler kattığı açık değil mi? Tutucu mu görünür bilmiyorum ama Gezi mesela, toplam olarak bu değerlerin üstünde yükselmedi mi? Siyasi örgütlülük vardı yoktu toplumsal isyan vardı vs bunu tartışmıyorum. Ama Gezi bizim savunduğumuz o değerler üstünde yükselmiştir. Bu tarlanın ürünüdür. Bitmiyor aslında kendini başka biçimde ifade ediyor. Bunun kıymetini bilmeliyiz hem de eleştirerek, aman çok da güzeldi demeden. Eleştirel bir yaklaşımla bugünü inşa etmenin yolu aranmalı.

– Kuşakların en romantiği bizler miydik acaba?

– Fiziken daralmış, güçsüz haldeyken evet, romantizme daha çok sarılırsınız. Böyle bir boyutu vardı elbette. Ama en romantik 68’lilerdir. Bizim dönemin müziğine bakmalı. Grup Yorum mesela çok önemlidir. Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli önemlidir. Livaneli’nin Ada albümü vardır o dönem çok değerli. Çok etkilemiştir bizi. Su gibi akan. Yaşama güçlü bir şekilde tutunma arzusu vardır. Hüznün içinden ileriye dönük umut verme hali. Yaşama güçlü bir şekilde katılma arzusu vardır.

– Murathan Mungan bizim dönemden etkilenerek yazmıştı Fırtına şiirini. Sonra Yeni Türkü besteleyip söyledi. Kitabının adı da bu şiirden bir alıntı. Bu sana da güç vermiyor mu? Benim gökte bir yıldızım var demek gibi bir şey.

Kitaba da bu ismi verdim. “Ne geçmiş tükendi ne yarınlar” 80’lerde de öyleydi bugün de. Hayata tutunmayı çok iyi ifade ediyordu o şiir. Geleceğe ümidimizi besliyordu. Sonra Yeni Türkü’nün müziği de. Bizi tanımlayan bir şey olması çok güzeldir.

-Kitabında Altınoluk’taki çocukluk dönemini anlatıyorsun. 70’li yıllar. O dönem İstanbul’da ya da kasabada sanki aynı gibi. Çocukluğumuzun sokakta geçmesi daha gözü kara mı yaptı bizi? Ya da sokağa bir çıkıp tekrar eve girmemek gibi mi?

Evet çocukluğunu sokakta geçirmek çok şey katar. Sokakta büyüyen çocuk, mahalle koruması, daha kolektif ilişkiler, hayata dair korkusuz olmak… sokakta bin tane belayla karşılaşır bunu çözer ve öğrenirsiniz, kendi oyuncağınızı yapar ve oyun kurarsınız. Kazanıp kaybedersiniz bütün bunların katkısı vardır. Bizi biraz cevval yaptı, dirençli yaptı galiba.

70’Lİ YILLARDA BÜYÜYENLER

-Bizim bir ayağımız öte tarafta (12 Eylül öncesi) diğer ayak bu tarafta mı kaldı? Sanki çoğumuz hep böyle bir yerleşememe halinde. Burada ev bark iş güç anlamında söylemiyorum. Bunlar da olsa.

Kapitalizmin ne kadar ilerler ve derinleşirse yabancılaşma da o oranda artıyor. Geç kapitalistleşen ülkelerde insan ilişkilerinde de daha yoğun metalaşma, bayağılaşma biçimleri ortaya çıkıyor. Türkiye’de 70’lerin sonuna kadar nispeten komünal eşitlikçi paylaşımcı, dayanışmacı özellikler hala korunabiliyordu. Devrimci mücadele hem bu birikimden beslendi hem de üzerine çok şey ekledi. 12 Eylül sonrası yapı ve ilişkilerde devrimciler ezildi. Neoliberal modele çok hızlı geçildi. Her şey toplumun başına boca edildi. Geçmişinden büyük ölçüde koparıldı. Toplumsal mühendislik yoluyla koparıldı. Önceki dönemde yüzüne bakılmayacak değerler baskın hale geldi. İnsanlar bocaladı elbette. 70’lerin koşullarında kişilikleri şekillenen bizler, bütün bu altüst oluşun içinde belli bir rota tutturmaya çalıştık. Bu mücadelede yer alıp sonra iş güç düzene geçtiğinde kendilerini çok vahşi bir ortamda buldular arkadaşlar. Bocaladılar. Bir yandan yer aldığı durumu reddetme ama yeni bir yol açamamanın yarattığı bocalamayı yaşadı pek çok arkadaşımız.

ŞAİRİN DEDİĞiGİBİ DUVARA BİR ÇİVİ ÇAKMIYORUM

-10 yıl önce çıktığın Türkiye’ye dönemedin. Bu son 10 yıl nasıl geçti?

47 yaşımda Türkiye’den çıktım. 47 yaşından sonra ne yaparsın, nasıl kök salarsın gittiğin yere? Öyle bir kök salma durumu yok. Nasıldı o şiir Brecht’in sürgün üstüne yazdığı, onda bulurum kendimi; “Bir çivi çakma duvara /İskemleye savur ceketi /Üç günün telaşı niye /Yarın dönersin nasılsa. İki kitap yazdım bu 10 yılda. Bazı haber sitelerine yazıyorum. Rojava’ya gittim. Avrupa’daki mücadelelere katıldım, katılıyorum. Benim için en zoru Gezi zamanlarıydı. Orada olmak istiyorsun… Ama burada da iyi şeyler yaptık. Gezi dayanışma grubu kurduk. 10-15 bin kişinin katıldığı etkinlikler gerçekleştirdik.

-Geriye dönüp baktığında ne görüyorsun? Eksik ya da fazla olan neydi?

Sosyalizm akımı, şu örgüt bu örgüt demeden son 60 yılda yürütülen mücadelenin çapına kıyasla, olması gereken yerin çok gerisinde ne yazık ki. Ve bu sadece rejimin zorbalığıyla açıklanabilir bir şey değil.

Sadece bununla izah edilemez. Moda bir kavram ama yenilenememek, belli koşullanmışlıklar, güven erozyonları, samimiyetle mücadele yürüten insanların hayal kırıklıkları… Hepsi ağır problemler olarak önümüzde duruyor. “Ah ne güzel bir geçmişimiz vardı ama olmadı kör talih” diyemeyiz. Köklerimizi sahipleniyoruz, ama aynı zamanda bizi kötürümleştiren açmaza sürükleyen şeyler varsa bunu kabul etmek ve eleştirel-devrimci bir hesaplaşmaya konu etmek gerek. Genç kuşaklar bizim koşullanmalarımızdan uzak, daha salim bir kafayla meseleleri ele alabilirler, bayrak öncelikle onların ellerinde yükselmelidir artık.

– Niye yazdın bu kitabı

Bu bir nostalji değil bugünkü mücadeleye bir katılma biçimidir aynı zamanda. Bizim dönem için yazılmış bildiğim ilk kitap. Aslında geçmiş için değil tam bugün için yazıldı. Unuttuğumuz şeyleri yeniden hatırlatacak ve hatırladıklarımız üzerinde bugünün mücadeleleri yeşerecek. Bir de niye yazar niye okuruz? Hayatla bir alacak vereceğimiz olduğu için. Yazma süreci çok hırpalayıcı oldu. Yazarken yeniden yaşıyorsun. Bir de ortada açık bir inkarcılık, yok sayma var.

Serinkanlılıkla soralım şimdi; bir şey olmadı mı o dönem?Olmadıysa kabul. Sen zaten bir şeyi zorla olmuş yapamazsın.Bu bir gerçek mi algı mı? Ama olduğu halde görünmez hale getirilmişse bunu hatırlatmak gerekir. Çünkü inkâr edilip siliniyor, dahası sadece olumluluklardan değilhatalarımızdan öğrenilmesini de engelliyor.

Okuldan koptuktan yaklaşık yirmi yıl sonra Süleymaniye’ye gidip Malatyalılar kahvehanesinde oturduk. Hesap için gittiğimde, ‘Ya sizden hesap alınır mı? Siz bizim için çok kıymetlisiniz’ dediler. Unutmamışlar bizi. İsimlerimizi hatırlamıyorlardı ama kuşağımızı unutmamışlardı. Çok değerli değil mi bu?

-Türkiye’ye gelebilsen şu an ne yapmak isterdin?

-Süleymaniye’de güneşli bir gün olsa. Ben otursam bir sandalyeye sessizce etrafı seyretsem uzun uzun… Sonra siz çıkagelseniz o yılların neşesi ve gücü üzerinizde… Budur benim hayalim.

-Son olarak ne dersin?

– Adnan Yücel’den çok sevdiğimiz şiirinden bir bölüm okurum

Bitmedi daha sürüyor o kavga

ve sürecek

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.